17.2.11

Back to the Future: The Game

Birkaç bölümden oluşacağı açıklanan oyunun ilk bölümü “it’s about time” adıyla geçtiğimiz aralık ayında yayınlanmıştı. Macera türünde olan oyun yaklaşık 400 mb gibi küçücük bir boyuta sahipti. 



İlk etabı bitirmiş biri olarak oyun olarak fazla bir şey vaat etmediğini belirtiyim. Daha çok dördüncü bir filmin senaryosunu takip ediyormuşsunuz izlenimi oluyor. 1931 yılına gidip Doktor’u önce hapisten sonra da haydutlardan kurtarıyorsunuz. O sırada kimlerle karşılaşıyorsunuz bu da sürpriz olarak kalsın. 



Bekleme ekranında çıkan akı kapasitörünü görmek, Dr. Emmet Brown’ın gerçek sesini duymak ve filmin o efsane müziğini dinlemek Back to the Future hayranıysanız kaçırmamanız gereken şeyler. Delorean’a binip saatte 88 mil hız yaptım lan ötesi var mı?! 



Bugün aldığım bir haberle de ikinci bölümünün an itibariyle çıktığını öğrendim. Get Tanen adıyla çıkan oyun yine aynı boyutlarda. Yine bir solukta bitirip üçüncü bölümü beklemeye başlarım artık.



İt’s always about time!

14.2.11

İnsan Neye Ağlamalı?

Erkekler ağlar mı, ağlamaz mı, ağlar ama çaktırmaz mı gibi sorular  Nilüfer ile Şebnem Ferah’ın  “erkekler ağlamaz”ı yeniden yorumlamasıyla yine popüler oldu. Bunların cevaplarının önemli olduğunu düşünmemekteyim. İnsanlar nelere nasıl tepki veriyor daha önemli.

Şimdiye kadar bir filmin sonunda hiç ağlamadım ama gözümü dolu dolu yapmayı başaran birkaç film mevcut. Hiç unutmam ikizimle Titanic filmini ağzına kadar insanla dolmuş bir sinema salonunda izliyorduk. Filmin sonunda Kate Winslett ile Leonardo DiCaprio’nun soğuktan kısılmış sesleri ile okyanusun üzerinde konuştukları bir sahne var. Salonun tamamı hüngür hüngür ağlıyordu o sahnede. 1500 kişinin öldüğü bir trajedide iki aşığın arasındaki “ben ölünce de hayatına devam edeceksin, söz ver” temalı konuşmasına ağlıyordu tüm salon. Ben ağlamamıştım. O gün insanları asla anlayamayacağımı anlamıştım. Hatta filmden sonra “Kate Winslett’in benimle olabilmesi için kaç erkek ölmeli acaba?” diye sordum diye ikizim bir hafta benimle konuşmamıştı.

Bir gün evde tek başıma Finding Neverland filmini izliyorum. Gerek çocukluk romanlarımdan bir  diğeri olan Peter Pan hikayesinin ortaya çıkışını, gerekse de hayal gücü ve inanmak ile nelerin başarılabileceğini anlatması bakımından benim için çok özel bir film. İşte böyle bir film final sahnesiyle gözlerimi dolu dolu yapmıştı. Babasından yoksun annesiyle yaşayan Peter, annesinin de genç yaşta ölmesi üzerine hayatımda cevabını en çok merak ettiğim ikinci soruyu soruyordu:

 “why did she have to die?”



Biz insanlar bile kendi yazdıklarımızı silip tekrar düzeltme lüksüne sahipken, bu alınyazısını yazanlar bizden daha kudretliyken daha ilk günden bunun olacağı belliyken bunu niye değiştirmezler. Niye bir çocuğun 12 – 13 yaşında anne ve babasını kaybetmesine göz yumarlar bunu anlayamıyorum. Vicdan bunun neresinde kalır? Niye öyle olması gerekir? Niye o ölmelidir? Alınyazısında ve kaderde hiçbir zaman anlayamayacağım noktalar olacak.

İnsanlar ağlayıp ağlamadıklarına göre kategorize edilmeye devam edilecek. Ne için ağlanıldığının önemi asla olmayacak. Çünkü aksiyon hissiyattan daima üstün tutulup, romantizm realizmi yenip sürrealizmin doruklarında olacak.

11.2.11

Together We Will Live Forever

"Bir şarkı duydum kalbim acıdı, bu kadar" kategorisinden bir melodi. The Fountain'i izleyenler ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır. Clint Mansell imzasıyla;

Kontroll

Bir ülke bir film sloganıyla çıktığım yolda Macaristan durağında karşıma çıkan bir film. İsmi üzerinde herhangi bir kelime oyunu yapmadım, zaten afişten de bunu teyit edebilirsiniz. Tahmin edeceğiniz üzere filmin Türkçe karşılığı kontrol. Ülkemizde vizyona girmemiş olan bu film, film festivallerinde konuk olarak bulunmuş. Kaldı ki en iyi yabancı film kategorisinde oscar'a aday olmayı başarmış ama kazanamamış.

Filmin tamamı Macaristan metrosunda geçiyor. Garip bir şekilde turnike sistemi olmayan metroda, eski usul bilet kontrolü yapan bir grup insanın yaşadıklarından bir kesit sunuluyor. Yazarın baba mesleğini kaleme alması yabancı olduğumuz bir durum olmasa da, film yaşanılanları çok iyi yansıtıyor. Filmin içinde komedi öğeleri bulunsa da hakim olan karanlık ve mat çekimler ile işlenen ağır dram birleştiğinden komedi öğelerine gülümseyemedim. İyi bir gününüzde güldürme potansiyeli de var yani. Özellikle dayak sahneleri komedi filmlerinin olmazsa olmazıdır zaten. Dram fazlasıyla var ama.

Filmin tek eksik öğesi filmdeki oyuncuların iyi işlenmemiş olması. Kimler, geçmişte ne yaşamışlar, şu anda başka neler yapmaktalar, bunlar hakkında film boyunca en ufak bir sahne yok. Öncesi ve sonrası olmayan hayattan bir kesiti izliyoruz sadece. Dolayısıyla olaylar dram içerse de, insanlar üzerinde nasıl bir etki yapıyor bunu sezmek zorlaşıyor. Başarılı bir filmin, ikinci defa olsa yine izlerim kategorisine girmemesinin başlıca sebebi de bu olsa gerek. Bir defa kesin izlemek gereken bir film.

Başka bir durakta görüşmek üzere!

1.2.11

Hasta Oldum

her şey pazar günü kar serpiştirirken kızılay'dan tunalı'ya yürümem ile başladı. eve gelip fenerbahçe - trabzonspor maçını izlerken her nefes alıp verdiğimde ciğerlerimin acıdığını fark ettiğimde bir bardak sıcak süt ile geçiştirdim. ertesi sabah, pazartesi günü, dışım terleyip içim üşürken tir tir titriyordum. ama öyle bir titriyordum ki bir an kalbim duracak herhalde diye düşünmedim değil. sırasıyla annem, babam ve abim doktora götürelim diye ısrar ettiler ama yataktan kalkıp doktora gidecek halim bile yoktu. en son ne doktora götürme meraklısıymışsınız be diye bağırdığımı hatırlıyorum. bütün günü yatakta geçirdim. evde bulunan aferin, parol ve tylol hot ile 3 yılda içmediğim kadar ilacı 1 güne sıkıştırdım. en sonunda başım öyle bir ağrıyordu ki dayanamadım aç karnıma apranax içtim.

akşama doğru en iyi arkadaşım aradı. akşama tron filmine gidelim mi diye soruyordu. amerika'da vizyona girdikten 1 ay sonra türkiye'de vizyona giren bir filmi para verip izlemem biliyorsun dedim. zaten bilmem kaç yılındaki versiyonunu izleyip beğenmemiştim. ondan uyarlanan bir filmi birkaç görsel efekt için beğenmeyecek kadar sinemaseverim.
"hem hastayım, ölüyorum olm"
"demek satıyorsun"
"tamam lan sırf seni satmamak için ölmem."
"geber!"
"insan geçmiş olsun der, hastayız dedik."
"iyileşince gider miyiz?"
"bakarız"
"geçmiş olsun o zaman"

tam telefonu kapadım ki, diğer arkadaş arıyor. gta'yı kuramamış pc'ye. 10 yıldır pc kullanıyorsun, görüntü dosyasından oyun kurmayı, crack atmayı bilmiyorsun ayıp diye azarladım. orijinal oyunlar insanları tembelliğe alıştırıyor. zaten gözümü bile açamıyorum, bir de iki saat buna daemon tools anlattım. en son oyunu açılışında yarıda kalıyor dediydi, internetten araştır kapatıyorum dedim. hiç gta oynamadım ne bileyim ben.

işte böyle saçma iki konuşmayı da yaşadıktan sonra, bütün gün yemek yememiş ben iki kaşık mercimek çorbası içebildim. üçüncü kaşıkta yatağa geri döndüm. annem tamam yavrum ne istiyorsan onu yapayım, patates kızartayım dese dahi hayatımda ilk defa patates kızartmasına hayır demiş bulundum. gece biraz daha iyi hissedince 10 dakikalığına bilgisayara baktım. şansıma itsrainyday'e rastladım. infex 200 mg kullan diye tavsiyede bile bulundu. sağolsun gökhan da duyar duymaz geçmiş olsun dedi. ikisi de çok güzel insan.

işte bu yazıya başlamadan önce doktordan yeni gelmiştim. aile hekimliği başlamış, aile hekimimizden demeliyim sanırım. doktor soyismimi görünce babamı direkt tanıdı. bu hiç hoşuma gitmedi doğrusu.
"neyin var, kendini araba çarpmış gibi mi hissediyorsun?"
"infex 200 mg istiyorum. hiç araba çarpmadı bilemeyeceğim"
"onun işe yaracağını nereden biliyorsun?"

her ne kadar 6,5 sezon house izledim demek istesem de demedim. mentopin 600 yazmış. bir üst sürümü filan herhalde.

şimdi biraz daha iyiyim. başımın ağrısı geçti sayılır. ateşim azıcık var. hafiften öksürüyorum. iştahım hala yok. kırgınlık fazlasıyla var. yarın sabaha iyi olmam lazım. azıcık ilgi gösterin lan hastayım ben.

25.1.11

Benim bir Hayalim Var

köydeyim. köy yerinde adet olduğu üzere sabah erkenden kalkıyorum. penceremden günün ilk ışıklarını yakalamaya çalışıyorum. hemen penceremin önünde adına tuba dediğim küçük bir limon ağacım var (cidden var). altında lahanalar dizili. yapraklarında kimine göre gecenin, hikayelerde anlatılanlara göre de güneşe kavuşamayan yıldızların gözyaşlarının oluşturduğu kırağı (kırağı çoğul kullanılır mı?) var. sabah erken kalkmamın sebebi olan balık tutmak için dereye gidiyorum. bütün gece sesiyle ninniler söyleyen dere, sabah karadenizde umduğunu bulamayan martıların bir de şansını derede denemek için yukarıya çıkmasından ötürü sessiz.  alabalık en iyi sabah saatlerinde yakalanıyor, bunu daha küçük balıkların peşinde olan martılar kadar iyi biliyorum. balık sevdiğimden de değil aslında, benimkisi biraz da aç balıkları beslemek sayılır. zaten 1 km ötede alabalık çifliği var. richard bach'ın kitabında yaşayan özgürlüğü için mücadele eden martıyı arıyorum belki de. yerde yaşayıp, insan eliyle beslenen bir martının hayatından daha büyük bir hayat öyküsü olabilir mi ki? sanmıyorum. bulmaya çalıştığım martının ismi var mıydı acaba, hiç hatırlamıyorum. insanları ölümsüzleştiren isimler acaba aynı zamanda medeni hayatın kölesi mi yapıyor? çok düşünmek lazım bu soruyu. yine boş dönüyorum eve. zaten evin arkasına, hemen limon ağacının gölgesinin bittiği yere diktiğim domates ve salatalık fidelerim kahvaltım için yetiyor.

öğlen saatleri, sıcak değil ama nemli. evin önündeki salıncakta uzanmışım. kah kitap okuyorum, kah da ağaçların dalları arasından görebildiğim kadarıyla yeşilin binbir tonunu barındıran karşı dağı izliyorum. yerde kertenkeleler sinek peşindeyken, sinekler de yere düşmüş ve çürümeye yüz tutmuş armutların içini boşaltmakla meşgul. yerde hayat var, beton ya da asfalt değil. hayatı yerdekilere bırakıp, köyümüzün mezarlığına gidiyorum. babaannem ve dedem orada. hayal benim değil mi, bu yazıyı yazdığım günden itibaren değer verdiğim kimse hayatını kaybetmemiş. dualarımı ediyorum. fındıklığın içine mezarlık yapmak kimin fikriymiş acaba diye düşünmeye devam ediyorum. dua okuduğum yerden eylül ayının başında fındık toplayan arazi sahiplerini izlemek sadece karadeniz bölgesinde olabilecek bir şeye benziyor besbelli ki. ağaçların her yıl meyvesini döktüğü topraklara gözyaşlarımı dökmemek için zor tutuyorum kendimi. babaanneme veda edebilseydim, helalini alabilseydiğm keşke. modern hayatın bana attığı kazıklardan en unutmayacaklarımdan biri.

akşam oldu, yemeğimi yiyip erkenden uyuyacağım. televizyon ve internet asla köyüme girmeyecek zaten. dünyadan haberdar olmak için haber izlememe gerek yok, yeterince yaşadım. ezbere biliyorum dünyanın halini. sobamı yaktım, üstüne kestane, kuzinesine patates koyuyorum. köşesine de yemekten sonra içmek için yavaştan ısınsın diye demlik. öyle şaşaalı bir sofranın veya hayatın esiri hiç olmadım. huzurumu bozmayacak kadar sade olsun yeter. saat 10 olmadı, uyuyorum. yarın sabah balık tutmaya gitmek için erken kalkacağım, hissediyorum o isimsiz martı yarın gelecek!



 
Okuduklarınız tamamen benim yazdıklarımdır.
Okuduklarınız tamamen size kalmıştır.
yine beklerim.